Archive for Mart, 2010

31
Mar

Bundan muhtar olmaz

elekHep diyorlar,

köşe gibi yazıyorsun diye,

yazsak ne olacak, hikaye.

Bu sefer de bi hikaye yazayım,

belki köşe olurum.

 

Elektrikçi Recep’in hikayesi,

milenyum sonrası

soğuk bir kasım’da

paşa kasabasında geçiyor.

Recep, bıçkın delikanlı,

eli iş tutuyor,

ağzı laf yapıyor.

Makamı,

tek oda elektrikçi dükkanında

karınca duasının tam altına denk geliyor.

Kasabanın bütün elektrik işleri onda,

gevur icadı işlerden, ahali pek anlamıyor.

Sigorta attı, yetiş Recep.

Ampul patladı, ilacı Recep.

Hiç bi yerde bulamayacağın devreler,

anahtar, direnç, 40’lık 60’lık lamba…

ne ararsan bi onda.

Okula, sağlık ocağına,

jandarma karakoluna,

hükümet konağına,

Hakim Zekeriya’nın eve bile o bakıyor.

Günlerden bir gün,

Elektrik idaresinden geliyorlar kasabaya.

Bi bakıyorlar ki,

emsal kasabalardan belki yüz kat fazla tüketim,

ama faturaları diğerlerinden de düşük.

Sorup, soruşturuyorlar,

kime gitseler

“ben anlamam Recep’e sor” cevabı.

Buluyorlar dükkanı,

soruyorlar Recep’e,

nasıl olur bu durum,

o kadar tüketip nasıl fatura ödemez bu kasaba.

Recep ters yapıyor,

basın gidin buradan,

daha da sokmam sizi kasabaya.

Ahali hayran kalıyor Recep’e,

kurtardı bizi beladan diyorlar.

İlk seçimde Muhtarlığa aday yapıyorlar.

Eski Muhtar dertleniyor,

yapmayın etmeyin diyor anlatamıyor.

Bundan diyor, muhtar olmaz,

böyle iş kitaba sığmaz.

Kasabaya sonradan gelen

Alamancıların gelini bi tek veriyor desteği,

eski muhtara.

Gün geliyor,

herkes sırtında taşıyor Muhtar Recep’i.

Muhtarlığının daha üçüncü günü,

dayanıyor Elektrik kurumundan adamlar kapıya,

kesiyorlar bütün elektriğini kasabanın.

Herkes bi hüsran,

oturuyorlar köy kahvesine,

Recep dert etmeyin diyor,

bunlar hep o eski Muhtarın işi,

beni istemiyor ondan oldu bunlar diyor.

Ben diyor,

müşkülüm.

Alamancıların gelini delleniyor,

çöpümü vermem ben buna diyor,

ne geliyorsa bunun kafadan geliyor.

Alkış kıyamet, kasaba arkasında Recep’in,

sütçüden süt, kasaptan et,

manavdan, artık ne varsa mevsimlik…

Kasabalı neyi var neyi yok veriyor Recep’e,

Recep alıp tası tarağı vuruyor yollara kendini.

Komşu kasabalarda satıyor elindeki malları,

topluyor arpaları.

Dayanıyor Elektrik idaresinin kapısına,

vuruyor yumruğu müdürün masasına,

al diyor para burada, aç kasabanın elektriğini.

Açıyorlar ertesi gün,

alkış kıyamet, yer gök Recep.

Eski muhtar gelip kahveye bağırıyor,

ulan başınıza ne bela geldiyse bundan,

et sizden, süt sizden,

derman sizden,

hala başınızda taşırsınız bunu…

Dönüyor ahaliye,

“bundan muhtar olmaz” derdim ama diyor,

Alamancıların gelini atlıyor lafa

“bela oldu iyi mi”.

 

Not:

Olur da bi gün, benim aynı adlı eserimden

bi dizi filan yapacak olursa birileri,

çok daha detaylandırabilirim.

Adımı yazsam kontrol ederim ama

bu Recep’in her halini yazabilirim.

 
30
Mar

Kültür filan…

savaronaÇok kişi yazdı çizdi

bi gelişme olmadı.

Bi de ben yazıym,

bi halt olacağından değil hani…

 

Ben anlamam, o yüzden

Devlet sözlüğüne baktım.

Kültür:   

Fr. culture 

Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde

yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile

bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan,

insanın doğal ve toplumsal çevresine

egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü,

hars, ekin…

Şimdi bu mantıktan bakacak olursak,

“ki başka seçenek de yok”

Avrupa Kültür Başkenti olmayı,

ortaokulda aşı olmak kadar basit gören zihniyetlere,

sormazlar mı,

toplumsal gelişme süreci nedir diye.

Toplumsal gelişme süreci,  Cumhuriyet’tir.

Çünkü, Türk toplumunun geliştiği,

ilerlediği dönemin takvim aralığına

Cumhuriyet dönemi denir.

Peki geçmişimizi de silip atmadan,

Cumhuriyet dönemine dair,

sözlük diliyle

“yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile

bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan,

insanın doğal ve toplumsal çevresine

egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü” ne

en büyük örneklerden biri nedir.

Savarona’dır.

Yoktan bir ülke kuran küçük bir çocuğun oyuncağıdır.

Şimdi, Arapların biz alalım getirin dediği

30 milyon dolar değerindeki yat.

Kahraman Sadıkoğlu’nun,

Devlete devredeceksem,

22 milyon dolara veririm dediği yat.

Sadece merakımdan soruyorum,

etkileyici havai fişek etkinliklerinle tanınan

Avrupa Kültür Başkenti Ajansı

100 milyon dolarlık bütçesinin beşte birini,

ömrünün tamamını bu ülkeye adamış

Atatürk’ün hatırasına ayırması “rasyonel” mi bulunmaz.

Diyeceğim o’dur ki,

“kültür” diye diye,

Şehzade Mehmet’in sünnet töreninin

canlandırmasına para yatıracağınıza,

bi el atın da,

Mustafa Kemal’in yatını bari,

Araplara kaptırmayalım.

Yıllardır Avrupa’nın bi haltı olamadık,

Kültür Başkenti başlığında,

soytarısı da olmayalım.

 
27
Mar

Barış ve Cem kardeşmiş…

cembarisBarış Manço ile Cem Karaca kardeşmiş…

Herkes çok şaşırdı.

Kardeştir tabi,

yeni mi anladınız.

Kafa basardı ikisinin de,

mevzu, o devir de karışıktı,

anlatırlardı, anlamayanlara…

 

Anlamadın mı,

o zaman,

aç gözünü daha vakit erken,

gör şeytanın gör dediğini

Bir kulak ver de dinle,

sağır sultanın duyduğunu

Sen öyle devekuşu gibi,

şaşkın şaşkın bakınırsan

Birgün duyarsın elbet,

Dıral dedenin düdüğünü.

 

Demem o ki,

uğraştılar emek verdiler,

“görün diye”.

Ve bu yolda kardeşlik ettiler birbirlerine.

Anlatmaya çalıştılar,

gemler sende olsa bile,

bu yem yenmez bile bile.

Hayvan terli bu düzende,

Bugün varsan yarın yoksun,

tarih oku bilgin artsın,

sen dünyadan bihabersen,

söyle beyim atlar ne yapsın.

Hayvan terli, terli terli

Terli hayvan yemi yer mi.

 

İki kardeşin heba ettiği ömürlerini,

kavrayamayanlar hala varsa,

ve devir tam da onlara ihtiyaç duyuyorsa,

magazin sayfalarından 

DNA testi sormayalım be güzel kardeşim.

 

Pislemeyelim yani iki kardeşin ismine.

İlgilenmez çünkü gören gözler,

kimdir o’nun anası,

boş hikayedir kim kimin babası.

Bence güzel bir hafta sonunda,

büyük işler yapan bu ikilinin

küçük mezarlarını ziyaret edin.

Sorgulanacak onca şey dururken

elde çiçekle, toplayın ahaliyi,

hatta ananızı da alın, öyle gidin.

 
26
Mar

Bu halin çaresine bakıcaz…

ata1 dakika 42 saniyede anlatılan,

86 yıllık bir hikayeye,

3 dakika vakit ayırın.

Tv’lerde dönüp duran

Anadolu Sigorta reklamından bahsediyorum.

1924 Erzurum depreminden hemen sonra

deprem mahalini incelemeye giden

Mustafa Kemal’in,

çocuklarını savaşta şehit veren,

deprem mağduru bir yaşlıyla sohbeti var.

Dünyada tek sahip olduğu

yığma taş evini kaybeden bir ihtiyarın dik duruşunu

ve yaşı tutmadığından göremeyenlere,

Devlet adamlığının ne olduğunu gösteren bir film.

Filmde Mustafa Kemal’in son sözü;

“Üzülme dayı, bu halin çaresine bakıcaz”

Devamında yer almayan sonuca dair küçük bir not;

tam 37 günde konut sorunu çözüldü.

O günün teknoloji ve koşulları için

imkansız görünen bir sürede.

TOKİ bile yokken yani.

İmkansız denilen bir çok şeyi yaptığı gibi…

Şimdinin ufku dar,

yol bilmez karamsarlarına,

ulemayı kurtuluş gören kafalara,

her sonun bir başlangıca denk düştüğü zamanı,

ve yürek kelimesinin

anlamını yitirmeden evvel

neye denk geldiğinden

bahsediyor film.

 

Birinin yoktan var etmesi ile tarih yazdığını,

elindekini yok etmeye meyledenlerinse

tarihe gömüldüğünü hatırlatıyor.

 

Bu film

yetim kalmış,

hasta olmuş,

aç kalmış,

idam mahkumu olmuş,

göğsünden vurulmuş,

eyvallahı olmamış,

karamsarlığın manasını bilmeyen bir yüreğin

bir günlük hikayesidir.

 

Olur da, 

bir sessizlik kaplarsa yüreğinizi,

aklınızdan çıkarmayın dediğini…

Farklı yüzyıllarda bile olsak,

çapulculara inat, yine tarih yazıcaz.

Koşullar ne olursa olsun,

“bu halin çaresine bakıcaz”…

 
25
Mar

Tuttuğun yerden adil…

adaletAynı pankartın iki ucunu tutanlardan birine tahliye,

diğeri ise 7 yıl 1 ay hapis cezası.

Bak şimdi,

Siirt’te, 6 Eylül 2009 tarihinde yapılan

korsan gösterinin ardından dava açılıyor.

Gösteride Öcalan’ı öven pankart taşıdıkları için tutuklanan

Hayrettin Teğin, Diyarbakır 6’ncı Ceza,

Selahattin Erden ise 4’üncü Ağır Ceza’da yargılanıyor.

Birine beraat, diğerine 7 yıl ceza.

 

Aynı pankartın bi ucunu biri

diğer ucunu öteki tutarken

“adalet” böyle uygun görüyor.

“Teknik” hata, anlayacağınız.

 

Şimdi anayasa reformunun ardından,

parti kapama davası açacaksa Başsavcı

bu durumda dava,

partiye göre kapatılacak ya,

o hesap bir hikaye.

 

Gelen davanın neresinden tutulduğuna göre yani.

AKP mi kapatılacak, olmaz,

BDP mi kapatılacak, uygundur.

Her ucu kendi tarzına göre bağlanabilecek cümleler var.

Cinsellik denmiş mesela,

kendi kafalarında ne ifade ediyorsa,

o şekilde yorumlanacak,

genel kelime “cinsellik”.

 

2010’da cübbelilerin doldurduğu,

kapısında “Avrupa Kültür Başkenti” logolu

spor salonlarında yaşananların,

ulemaya sorulacak geleceğimize denk düştüğü,

“sallantının” eseridir bu “anayasa”.

Ama bu “sallantının”,

rasathane uzmanlığına değil,

işine gelirse kardeşime denk yanıdır.

O zaman ne olur peki,

yazalım hemen bir “mesela senaryo”,

Mesela kırmızı ışıkta geçtin,

hani ehliyetsiz filansın,

belki de bir sanatçının ölümüne sebep oldun,

işte o noktada ölen 8’de 8 suçlu olur,

olabilir yani.

Hemen koyarlar bir madde

“Devlet ölenle ölmez,

kalanın ailevi yapısına ve kariyer planına bakar,

yaşayanın haklarını savunur” diye.

Olmaz öyle şey diyorsunuz ya,

olur,

bundan bir halt olmaz yanınızı rafa kaldırmazsanız,

daha neler neler olur.

Çünkü sallantıda tabirler eşliğinde,

ehliyetsiz olsan,

kırmızı ışıkta geçsen bile

“hukuka uygun” olabilirsin.

Eğer “hukuk sana uyacak” değişime girdiyse.

 

Devir, ne yerli yersiz geyiklerin,

ne de, “niyeti belli olanları”

mazlum duruma düşürmemenin devridir.

Tuttuğun yerden yargılanıyorsan,

veya keyfine göre “anayasal” olabiliyorsan eğer,

bunun adı,

“herkesin tuttuğu kendine” adaletidir.

Ses etmezsen eline verdiklerine bakar,

herkesin tuttuğu kendine mantığında

bir “teknik” hataya kurban gidebilirsin.

Şimdi susuyorsun ama

gün o güne denk geldiğinde

canın yansa da ses edemeyeceksin.

 
22
Mar

Öyle kahvaltıya böyle yazı…

kahvaltiBaşbakan’lı kahvaltı sonrası edilen sözler…

 

Davetten edindiğim izlenimler çok olumlu…

Olumlu ve seviyeli bir toplantı oldu…

Bu süreçte her türlü katkıyı verebileceğimi ifade ettim…

Başbakan’ı takdir etmek lazım…

Konuşmasında kalbe dokunmaktan bahsetti…

Başbakan çok güzel şeyler söyledi…

Umut verici bir toplantıydı…

Toplantı çok olumlu geçti…

 

Bunları ben söylemedim,

nereden baksan “ünlü” sinemacılar söyledi.

 

Samimiyet fakiri bu bakış açısıyla yapılan kahvaltıdaki menü

özel seçilmiş tahıllarla hazırlanmış,

ki hazmı kolay olsun…

Çıkışta da herkese bir çam ağacı vermiş…

ki onların da dikili bir ağacı olsun…

 

Tek tek herkes ile tokalaşmış ve açılımı anlatmış.

Gerçi, “Züğürt Ağa” niyetine elini sıktığı usta,

hala  “Çıplak Vatandaş” diye biliniyor sokakta.

 

Olsun, geçelim detayı,

hala açılım ile ilgili “ne dedi” diye soracak olursak,

verilecek bir cevap yok.

“Başbakan çok güzel şeyler söyledi”

tamam da, ne söyledi…

 

Herkesin başlığa çıkardığı tek bir cümle var ki,

o da canlı yayınlanan kısımda ettiği şu laf;

“Zeki Müren’de bizi görecek mi…”

 

Vurucu lafları art arda dizmiş,

eli korsan vcd’den öte eser görmemiş halka anlatıyor,

prompter esiri Başbakan…

 

Bir ara,

Vizontele’de ki,

Zeki Müren’de bizi görecek mi repliğini hatırlatıp,

Zeki Müren’i bilemem ama

biz hükümet olarak olup biteni görüyoruz, dedi,

ve açılım o noktada tıkandı.

 

Çünkü, daha 3-5 gün önce,

kendi emrindeki Bakan’ı

eşcinselliğin, tedavi gerektiren

bir hastalık olduğunu ortalıkta söylerken

çıt çıkarmayan bir Başbakan için,

fazla muallakta bir örneklemedir,

Zeki Müren ismi…

 

Kaldı ki, tüm kahvaltıda

bu replik dışında bir şey çıkmadı.

Açılım teranesinin tıkandığı son noktadan

açılıma yol arıyorsak eğer;

Evet, Zeki Müren’de sizi görecek.

Seçim günü kapıyı çaldığında

o müthiş sesiyle sadece sizin için söyleyecek.

Hani o bırakıp giderken seni,

bu öksüz tavrını takmayacaktın.

Alnına koyarken veda buseni,

yüzüme bu türlü bakmayacaktın.

 
20
Mar

Öylesine bi senaryo

bibergazixMuğla’nın Milas İlçesi’nde

‘Biber Gazı Kullanma Eğitimi’ne katılan polislere,

eğitimi veren emniyet amiri

polislerin yüzlerine biber gazı sıktı.

Emniyet amiri Nevzat Erem,

bunun gerekçesini şöyle açıkladı:

“Biber gazının acısını çekmeden

ve ne olduğunu bilmeden

kullanılmasını istemiyoruz.

Bu gazın karşı tarafa

neler yaşattığının bilinmesi halinde

arkadaşlarımızın daha duyarlı olacağını düşünüyorum.”

 

Çok doğru bir hareket.

çok mantıklı bir uygulumalı eğitim örneği.

 

Düşünsenize bu sistemin

devletin tüm kurumlarında uygulanıyor olma ihtimalini.

 

Mesela,

sabaha karşı saat 4,30

Silahsız askerlerin, suikast ihtimalinden korkan bir Devletlimin

kapısı çalınıyor.

Eve baskın,

eşinin Risale-i Nur Külliyat’ına el konuluyor.

Evdeki tesbihler

kriminal laboratuara götürülmek üzere poşetleniyor.

Evin kapısındaki resmi korumaların silahlarının

balistik incelemesi yapılıyor.

Bu arada herkes yallah savcılığa,

hepsi tutuklanıyor.

Aradan,

ben diyim 12, sen de 15 ay geçiyor,

daha bir tek dava olmamış,

onlar hapiste “adaleti” bekliyor.

 

Bu hikaye,

sıradan satırlarda ne kadar saçma

değil mi.

O zaman bırakıp geyiği,

unutup olanı biteni,

şarkı söyleyelim,

buyurun…

 

Buyurun dostlar buyurun

Halil İbrahim sofrasına…

Bir kavga başlamış ki nasip kısmet uğruna,

kapağı ver kulbu al, kurbanı hiç soran yok.

 
13
Mar

Emre ne içiyorsa aynısından…

emreDönemsel fikirleri olan Emre,

atıp tutuyor yine.

TSK’nın malı olan 900 küsur el bombasının

“akıbetini” araştırıyor.

Gasteci ya,

kafasındaki soru işaretlerini sıralamış

teker teker.

Karizmatik bir benzetmeyle girişiyor sorulara;

“Sorular zihinlerde kolbastı oynuyor” diyor.

Senin kolbastını yerler sempatik gasteci,

kolbastı sorularını açıklayalım mı, ister misin…

Hadi açıklayalım o zaman,

Kolbastı 1:

Bine yakın el bombası böyle “bir şoför, bir astsubay başçavuş ve bir onbaşı” eşliğinde mi taşınır?..

Hani bunun muvazzaf subayı, hani bunun ön ve arkadaki refakatçi araçları?

Cevap 1:

Yapılan taşımanın “gizli” olduğu

ve güzergahtaki bütün jandarma komutanlıklarının

bilgisinin olduğu açıklandı.

Öne arkaya alevli eskortlar takarak,

yüzlerce el bombası taşıyoruz,

lütfen bulaşmayın havası yaratmak,

senin gasteci olman kadar manasız anlayacağın.

Kolbastı 2:

Vatandaş, vergiler aracılığıyla orduya küfeyle para veriyor.

Her istediklerini alıyorlar.

Kamyonları da bol, makam arabaları da…

Ama el bombalarının sevkıyatı,

kiralanmış sivil kamyonla yapılıyor…

Cevap 2:

Gizlilik kavramı burada ortaya çıkıyor zaten,

Askeri kamyonla taşındığı zaman da

“asker Ankara sokaklarında”

fişeğini ateşleyecek yavşaklar çıkıyor hem.

Tabii ki sen öyle şeyler yapmazsın,

ama yapan oluyor işte.

Kolbastı 3:

Kamyondaki “taarruz tipi” el bombaları

acaba bazı başka el bombalarıyla akraba olabilir mi?

Merak ediyoruz çünkü

Ergenekon soruşturması Ümraniye‘de bulunan el bombalarıyla başladı. Cumhuriyet gazetesine atılanlar da el bombasıydı.

Cevap 3:

Benzetmelerle vardığın örneklemelere

benzetmeli cevaplar verelim o zaman.

Malum el bombası “el kadar” birşey.

Yani kimin yaptığını öğrendiğimizde hepimizin ferahlayacağı

o operasyonları baz alacaksak eğer,

Ümraniye’de yer altından çıkan bir tank veya F-16 uçağı olamazdı.

Dolayısıyla, Cumhuriyet gazetesine el bombası atıldı diye,

TSK’nın el bombasından vazgeçmesi beklenemez.

Akrabalık konusuna gelince,

Ben de bazı günler,

yazan Nazlı’nın teyzen,

çizen Salih’in biraderin,

duplike Taha’nın da kaynın olduğunu

düşünmüyor değilim.

Yazıma burada son verirken,

senin kolbastılarına cevap vermek için

yeterince mizahi güce sahip olmadığımı belirtir,

gözlerinden öperim.

 
8
Mar

Kasımpaşa’da inecek var

erdoGüvendiği dağlara kar yağdı.

Obama’nın kelamına güvenen Erdoğan,

emindi Ermeni yasa tasarısının

meclisten geçmeyeceğinden.

Ama 1 oy farkla

olanlar oldu.

Tabi yıkılmak yoktu,

yola devamdı.

 

Kasımpaşa’dan çıkıp dünyaya

“one minute” ayarı veren

değerli Başbakan’ımız

yorumunu yaptı hemen.

Komitedeki oylamayı “komediye” benzetti.

Yaşadığımız dramın serzenişi olsa gerek dedik.

Yetmedi,

o mecliste “evet” oyu verenlerin

kaç tanesi acaba Ermenistan’ın yerini

haritada gösterebilir dedi.

 

Bu derece vurucu hatta sarsıcı bir tepki

ancak Erdoğan’dan beklenirdi zaten.

Türkiye olarak

dünyanın çeşitli ülkelerine çektiğimiz ayarlardan

sonra dönüp bakıyorum ki,

hayatta o minvalde akmaya başladı.

Sokaktaki insan bu gidişin sonu

neye varacak diye dursun,

Erdoğan’ın dünyaya verdiği ayar,

Yargı’nın en çok eleştirilen kurum olması,

Asker’in suskunluğunun senaryolaştırılması

düzeni altüst ediyor.

 

Behlül’le Bihter’in bir tarafı yetmiyormuş gibi,

reklam arasında da

kombici başhekime ayar veriyor.

Eskiden ne güzeldi hayat,

ne güzeldi reklamlar.

En azından gerçekti suratlar.

Hatırlar mısınız o repliği,

haydi hayırlı traşlar.

 
 


www.dinamo.net.tr