Archive for Mart, 2009

25
Mar

Teğet krize seçim paketi

tayson

Başbakan Erdoğan müjdeyi bir verdi pir verdi. Neredeyse 3-5 gün de bir kriz paketleri ardı ardına açıklanmaya başladı. Başta otomotiv olmak üzere, inşaat, beyaz eşya, finans ve bankacılık derken her sektöre özel bir paketimiz oldu. Vatandaş hayrını görsün diyelim… Bu önlemlere iç talebi canladırmak adına yapılması gereken ama geç kalınmış bir hamle de diyebiliriz. Oysa TÜSİAD, aylar öncesinden hükümete krize karşı önlemler alınması gerektiğini defalarca dile getirmişti. Ama kendi bakanlarının tabiriyle “öngörüsü yüksek” fakat önünü göremeyen hükümetimiz bir önlem almak yerine iş verenlerle kavga etmeyi uygun gördü. Ama gelinen nokta, maalesef kimin haklı çıktığını bize çok net gösteriyor.

Ayrıca insanın aklına şöyle de bir soru geliyor: Hamdolsun kriz bizi teğet geçmişken, bu paketler de neyin nesi? Teğet krizin paketi mi olurmuş?..
*
Teğet demişken, Başbakan Erdoğan Bolu’daki mitinginde iş dünyasını gene paylamış: “Kriz teğet geçiyor, iş bilmiyenler batıyor” diye. Bu kadarına artık pes denir. İhracat şampiyonu otomotiv fabrikaları “iş yapmayı bilmedikleri” için günlerce üretimini durdurmuş, onlarca tekstil fabrikası, yüzlerce işyeri “beceriksizliği yüzünden” kapanmış ve binlerce kişi işsiz kalmış ama Başbakan “Kriz teğet geçecek” diye diretiyor. Başbakan’ın ya kimsenin bilmediği bir bildiği var, ya da krizden anladığı iki de bir gösterdiği 1940′lı yıllardan kalma ekmek karnesi. Korkarım ki krizi kabul etmesi için o günleri görmemiz gerekecek.
*
İşte bir seçim arifesindeyiz. Krizi öngöremeyen hükümet, vatandaşın ağzına bir parmak “paket” çaldı. Seçimlerden sonra onu da burnumuzdan getireceklerine hiç şüpheniz olmasın…

Birilerine “Hamdolsun kriz teğet geçiyor” ama bilsinler ki vatandaşı delip geçiyor

 

 

 
22
Mar

Bağlama beni!

ask21Bazen bir yazı okursunuz ve içinizden ‘Bu kadarına da pes’ çığlıkları yükselir. Sersemlersiniz, sendelersiniz. Tamam, ‘fırlamalık’ denmiştir belki ama bir mizah yazısı değil ki söz konusu olan. Sonuçta ciddi ciddi irdelenmiş bir mesele var ortada. Hem öyle bir takım ruh tahlilleri yapıp psikolojik tespitlerde bulunacaksın, hem de memleketimizdeki her öğüdü öğütmeye hazır genç kızlarımızın aklına olmadık şeyler sokacaksın. Sonra da ‘şaka şaka’ öyle mi? Hayır diyelim ki öyle ama inanın şakası bile korkunç!

Bu pazar Habertürk gazetesinin Pazar ekinde, Handan Yılmaz’ın ‘Bağlanma Korkusu’ başlıklı yazısından bahsediyoruz (Biz, birkaç iyi dost)

Olayı kaçıranlara kısaca özetleyelim önce: En çok da erkeklerin yaşadığı bağlanma, daha doğrusu bağlanamama problemini anlatıyor yazısında Yılmaz. Önce bağlanamamanın psikolojik nedenlerini irdeliyor, örnekler veriyor, erkeklerin kaygılarını ve keyfi mazeretlerini anlatıyor. Buraya kadar sorun yok gibi gözüküyor. Ama ‘Bağlanmak İstemeyen Sevgiliyi Kalpten Götürecek Fırlamalıklar’ diye bir bölüm var ki!

Yani şu coğrafyada yaşayan tek bir genç kız bile ciddiye alsa bu yazılanları (ki bilirsiniz bu coğrafyada yaşayanların, okudukları, izledikleri her şeyi nasıl ciddiye aldıklarını) fena, çok fena. Her biri ayrı bir dumur sebebi olan 6 madde şöyle:

-          İsmini omzunuza dövme yaptırıp – yalandan tabii- ona gösterin (E, yani?)

-          Sevimli bir çocuk gördüğünüzde kucağınıza alıp “Bizim çocuğumuz da böyle olsun” türünden laflar edin. (Niye ki, niye?)

-          “Çok zor gün bulunuyor, o yüzden kaparo yatırdım, bak düğünü burada yapacağız” diyerek broşürler gösterin (Oha, bu kadarı da olmaz diyorsanız tavsiyemiz bir de en son maddeye göz atmanız)

-          Sarmaş dolaş fotoğraf çektirip üzerine kalpler ekleyerek facebook’a koyun (ki bu en sık başvurulan yöntemdir hemcinslerimiz tarafından ve fena halde kiç’tir, fena halde banaldir. Ancak ve ancak ‘Erkekleri kaçırma yöntemleri’ başlıklı bir makalenin tavsiyeler kısmında yer alabilir)

-          İki günde bir gözlerinin içine bakarak “Seni seviyorum” deyin. (Yok, sevdiğinizden değil, fırlamalık olsun diye! Peki ya gerçekten çok seviyorsak ne diyeceğiz?)

-          Ceketinin cebine tek taş yüzük koyun ve “Bu ne acaba” diye cebinden çıkarırken boynuna atlayıp ağlamaya başlayın. (Bunun üstüne söylenecek söz var mı? Son nokta.)

Ve son söz: Arkadaşlar yapmayın, etmeyin… Telef etmeyelim genç insanları böyle ‘fırlamalıklarla’… Fırlamalık dediğin güzel bişey zira, zeka gerektirir, mizah gerektirir… Yukarıdakiler fırlamalıksa, biz almayalım…

 
17
Mar

Haberler, mizah ve hayvanlar

oztayAna başlıklar halinde gazetelerdeki haberlere baktığımda genellikle öncelikli haberler kriz ve yoksulluk son dönemde.

Tabiî ki seçim koşuşturmaları, atışmaları, mitingleri ve kavgaları sokaklarda baskın olduğu kadar sayfalarda da baskın.

Ancak seçim kavgası da ekonomik problemler üzerinde dolanıyor.

İlginç haberler ise bu kriz ortamında işçi bulamayan fabrikalar.

Müşterilerinden gelen ‘ucuz mal’ talebi üzerine Sungurlu’ya fabrika açan Karahan Grup Yönetim Kurulu Başkanı Salih Karahan, tesiste çalıştıracak işçi bulmakta sıkıntı çektiklerini söylemiş mesela.

Bununla beraber, Tariş’in 34 yıl önce Balkanlar’ın en büyük tesisi olarak kurduğu İplik ve Dokuma Fabrikası üretimini durdurdu. 600 işçinin son model makinelerle çalıştığı dev tesis kapıya kilidi vurdu.

Güzel ülkemizin iki ayrı noktası iki ayrı dramı yani.

Mizahçı olacaksanız en rahat çalışabileceğiniz ülke, malzeme bolluğu içinde seçim yapar noktadasınız.

Çiz hemen iki fabrika yan yana, birisinin kapısına as, işçi aranıyor, birisinin kapısında da yüzlerce işçi bağırsın, iş istiyoruz.

AKP döneminin en renkli günleri yani anlıyacağınız.

Yandaşları işsizlik varmış, bakın fabrika işçi bulamıyor manşetlerini atarken, gerçekler nasıl saklanabilir tezi yazılıyor basın tarihimizde.

Ve AKP’ye oy veren seçmeni anlamakta güçlük çeken kitle, şaşkın gözlerle anlamsız bir  bakıştayken, en ilginç açıklamalardan birini yine AKP’nin içinden biri yapıyor.

AKP Balıkesir Milletvekili Cemal Öztaylan, partisinin düzenlediği aday tanıtım töreninde, babası ve ağabeyi şehit olan Celil Karabıyık için “Bu adam, sizin ve benim gibi hayvanların rahat yaşaması için babasını toprağa veren kişidir” diyor.

Ve galiba, ben anlayamasam da, bir dönem böyle akıp geçiyor.

 
13
Mar

Hay yaşa be Evo

bolDünya küresel kriz şeysinin içinde debelene dursun, lider diye geçinenler, klasik anlaşılmaz söylemleriyle, kendi halkını çaktırmadan uyutma derdine düştü.

Makroekonomik, mikro bir şeysel filan tepinip kendi ülkelerini kurtaracaklarını, olmadı IMF ile bir şeyleri bağlıyabileceklerini,….

Falan filan…

Hiç biri de, acaba mı? diye bir iz bırakmıyor artık, kimsenin kafasında.

Yani, yemiyorlar özetle.

Uzunca bir dönemdir de yemiyorlardı, ama çaresizlik işte, he diyorlardı.

Her sektörün kendi yıldızını yaratmasına destek olan yüce medya, en sonunda buldu liderler liderini.

O bir, yaşadığı asrın güzelleşmesini sağlayan lider.

O bir, büyük devlet adamı.

O bir, çözüm fenomeni.

O, Evo Morales.

Çözüm ne mi?

Gelin haberin özetini anlatayım.

Bolivya lideri Evo Morales, Viyana’da toplanan BM uyuşturucuyla mücadele komisyonunun 53 üyesinin önünde, koka yaprağı çiğnedi.

“Koka yaprağı mübarek bir şey” diyen Morales, Antlarda 10 milyon kişinin koka yaprağı çiğnediğini söyledi.

Morales, yasaklı maddeler listesinden koka yaprağının çıkarılmasını, onun yerine “kokain hamuru”nun listeye dâhil edilmesini istedi.

Peki nedir bu koka yaprağı?

Adı üstünde aslında, yaprak, hani nane ve maydanoz gibi.

Tam değil ama benzeri.

Nane kadar ferahlatıcı, maydanoz kadar tatlandırıcı değil.

Onun etkisi biraz farklı.

Sinirleri etkisiz hale getiren, uyuşma sağlayan, zindelik ve zevk veren kokainin bulunduğu ana madde, koka yaprağı.

Ne dert, ne tasa, hatta ve hatta cenazeniz varsa, yasa bile engel, bir haz var o yaprakta.

Şu ana kadar duyduğum en yaratıcı kriz çözümü bu.

Hele bide Türk Diş Hekimleri Birliği onaylasa çiğnenmesini, ilkokullarda dağıtımına başlarız.

Dertsiz bir nesil geliyor.

Yaşa Evo.

Sanırım iyi günlere adım atacağız sayende.

Tabi o günleri görene kadar, bizim köyün ağası ümüğümüzü sıkmazsa.

Ananı da al git mağduru olmazsak.

Kalbimiz daralır da, rabbimiz Cleveland demezse.

Bir manimiz çıkmazsa yani.

Buradayız.

Bekleriz efendim.

 
12
Mar

Çevre kirliliğinin daniskası

BASBAKAN ERDOGAN29 Mart Yerel Seçimlere az bir süre kaldı. Partiler, seçime en iyi şekilde hazırlanmaya çalışıyor. Liderler kent kent gezerek mitingler düzenleyip, kim daha fazla yere gitti, kim daha uzağa gitti, onun hasabını yapıyorlar. Türkcell Süper Lig’deki takımlar gibi partilerin de “skor yarışına” girmesi insana komik geliyor. Bir de mitinglerde karşılıklı birbirlerine “sallıyorlar”. Sallıyorlar diyorum, çünkü birbirlerine ettikleri sözleri benim burada yazmam hiç de yakışık almaz. Sayın Başbakanın dediği gibi “Bip”lemek zorunda kalırım. Bu arada mitinglerde işini sağlama almak isteyen partiler, çevre illerden otobüslerle transferler yapıyor. Bazı ilçe teşkilatları onu da aşmış, alanları dolduramayan liderleri için ‘photoshop’la kalabalık klonluyor. Kimi bakan vatandaşın elini-kolunu burkup tartaklayıyor, kimi de tehdit ediyor: “Oy vermezsen alırsın hizmeti!..”

Ne diyelim işte böyle bir ortamda giriyoruz seçimlere, Allah sonumuzu hayrede…
Caddelerde, sokakalarda, meydanlarda, hatta bazılaramızın neredeyse penceresinden evinin içine girecek afiş ve bayrakları görmüşsünüzdür. Zaten bu keşmekeşi, bu kirliliği görmemenize imkan yok. Bütün partilerin afişleri alt alta, üst üste, birbirine girmiş durumda.

Artık sokaklarda yer kalmadığı için daha önce asılanın üstüne asılıyor. Hatta geceleri diğer partilerin bayraklarını indirip kendininkini astıran adaylar bile var… Belediye başkanı adayları veya parti teşkilatları neden asarlar onca afiş ve bayrakları. İnsanlar o afişlerdeki adayın fotoğrafına bakarak mı oy veriyorlar? Ya da kim daha çok bayrak asmışsa, ona mı?..

Hiç sanmıyorum.
Yoksa seçmen, aday kim oursa olsun genel başkana mı oy veriyor? (Kaynak: Odunu aday göstersem seçilir) Sanırım bu soruların cevabını hepimiz biliyoruz. Öyleyse niye bunca bayrak ve afiş asılıyor yurdun dört bir yanına. Kör göze parmak misali… Ayrıca bu afişler öyle bir hal aldı ki, yayaların ve sürücülerin bile görüşünü engelleyecek boyutlara vardı. Sadece bununla kalsa da iyi, yere düsen bayraklar, araçlara takılıp yerlerde sürüklenerek tehlikeye davetiye çıkarıyor. Peki bu görüntü ve çevre kirliliğine dur diyecek kimse yok mu? Yüksek Seçim Kurulu bu rezalete son veremez mi? Bu propogandalar, sadece billboard ve reklam için ayrılmış alanlarla sınırlı kalsa daha iyi olmaz mı?
Partiler, illa yeri göğü bayraklarla, flamalarla donatmak zorunda mı? Görünen o ki bu konuda kimsenin adım atmaya niyeti yok.

Ama benim hala bir umudum var. Çünkü “çevreci” bir Başbakanımız var.
Her ne kadar sayın Başbakanımız, “Ben çevrecinin daniskasıyım” dese de onun Genel Başkanı olduğu AKP”li Belediye Başkanları yeterince değil sanırım.
Özellikle AKP”nin merkezi konumunda bulunan ilçelerde bayrak ve afişlerden göz gözü görmüyor. Her yer parti amblemleri ve adayların fotoğrafı kaynıyor. İnsanın oy verceği varsa da vazgeçesi geliyor.

Benim merak ettiğim bir konu da, bu ekonomik krizde bayraklara harcanan para, vatandaşa çok daha faydalı işler için kullanılamaz mıydı?

Beyaz eşya hariç!

 
12
Mar

Bana çıkmasın, sana da!

lotoBir pazarlama dehası mı, yoksa bir deneyelim bakalım mağduru bir durum mudur bilinmez, ancak loto eklenerek, katlanarak ilerliyor.

Daha önceden devlete kalan büyük ikramiye, artık dev dalgalarla büyüyor ve biri alana kadar bu büyüme devam ediyor.

Herkes ah bir bana çıksa senaryolarının imalat bandını renklendiriyorken, televizyonda inanılmaz kuyruklar gördüm loto bayileri önünde.

Krizin tek çıkar yolu bumudur sizin için, sorusunu soran yaratıcı muhabire, bön bakan bir kitle var sokaklarda ve arasan da bulunmaz bir şekilde tek sıra bekliyorlar.

Türk insanının sosyoekonomik açılımları değil tabii ki bu yazıyı yazdıran kaygı, ancak zihin yoran bir kare var, varoş semtlerdeki tekel bayiinden bozma lotocu ağabeylerin arka planda olduğu.

Loto ve benzeri büyük çekilişler ve ikramiyeler her zaman, özellikle yılbaşı döneminde ilgi çeken ve haberleştirilen, haberleştirilmekle mükellef olunan olaylardır, ama bu bir başka gibi.

Sanki milyonlarda bir ihtimal değilmişçesine ikramiye umudu, ağar bir rahatlama var tüm kuyruktakilerde.

Hatta elindeki kuponu namusu yapan ağabeyler gördüm.

Kimselere göstermiyor kendi içinde yaşayacak herhalde.

Bu garibanlığın, umuda dönüştüğü toplu tedaviler bütünü gibi algılanabilir mi acaba.

Fotoğraf o çünkü mutlu ancak ayakkabısı delik, yoldan geçen cip çamur sıçratsa, o anı, ölümsüz hatırası yapacakmışçasına senaryolar var kafalarda.

Gözlerden okunuyor.

O gün o çamuru bana sıçratan cipin iki üst modelini aldım bir hafta sonra diye biten hikâyeler.

Ve ne yazık ki bu hikâyelerin yazılma umudu milyonlarda bir.

Peki, bu ihtimal mağdurlarının, yani geçmişin kazananlarının hikâyelerini dinlediniz mi hiç?

Onlarda ayrı birer araştırma sebebi.

Keşke bana çıkmasaydı diyen ayakkabı boyacısı vardı ekranlarda geçen sabah.

Adam anlatıyor da anlatıyor, bir insanın düşük zekâsının neleri yok edeceğini.

Ve çok değerli Türk ulusu da onu izliyor.

Sanırsın ki açık oturum.

Ama yeni ikramiye açıklanınca da, kimse de bir şey bulamayınca da, hayal kırıklığı uyandırmayacak bu durum.

 
10
Mar

Biz öldürmedik de, Cem’i bilemem!

munevVücudu bavula, kafası gitar kılıfına konduktan sonra Etiler’de çöp konteynerine atılan Münevver Karabulut’u öldürdüğü suçlamasıyla aranan erkek arkadaşı Cem G.’nin annesi Tülay Makbule G. ile babası Mehmet Nida G.’nin üzerlerindeki giysilerdeki kan maktüle ait çıktı.

Baba Mehmet Nida G. ifadesinde, “Biz cinayet işlemedik, işlediyse oğlum Cem işlemiştir” dedi.

Çift serbest bırakıldı.

Ne bu başlığı atan, ne o haberi yazanın, ne de zaman zaman çok değerli Türk milletinin ruh halini anlayamamak insanda gurur hissi yaratıyor.

Olabiliyor demek ki böyle durumlar.

Böyle bir haber, ki yanlış anlaşılmanın acabalar ile harmanı gibi duruyor, nasıl bir ruh hali ile yazılabilir?

Ve her şeyden daha önemlisi bu cümle doğru ise, nasıl bir ruh hali ile bu kadar basite indirgenebilir?

Bu kadar mı sıradan artık bir katil günlüğü ifadesi ile konuşmak?

Biz cinayet işlemedik, işlediyse oğlum Cem işlemiştir, gibi bir cümle hangi mantığın ürünü bir cümledir?

Bu kadar mı garip durur, sıradanlaşmışlık sancısı?

Ve bu kadar mı kolay açıklanır, bir insanı ikiye ayırmak kaygısı?

 
8
Mar

Rabbim Cleveland dedi!

unakÇok değerli Türk oy vereninin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, geçtiğimiz ay Amerika’da ameliyat olmuştu, okumuşsunuzdur.

Malum kalp filan işin içine girince mevzu mühim, eşi Ahsen hanımı tanıyorsunuz, kendisi üst insan tanımının bir simgesidir benim için, neyse uzatmayalım, istihareye yatıyor (doğrumu yazdım bilmiyorum ama öyle bir şey olacaktı) bir de ne görsün!

Rabbim Cleveland diyor.

E tabi bu durum biraz üst insan olmayı gerektiriyor.

Malumunuz Ahsen hanımın oğlu Abdullah, babasının Maliye Bakanı olması ile hiçbir alakası olmadan likit yumurta işine girmişti, hatırlarsınız.

Şimdi düşünüyorum da, Abdullah kardeşimizde de aynı üst insan yapısı mı var, yoksa Ahsen hanımın bu üstün yeteneklerimi orada da ortaya çıktı.

Çünkü Abdullah o işe girdi kdv indirimi oldu.

Rabbim bir ara likit yumurta dedi demek ki.

Sayın Unakıtan’ın sağlığına kavuşması tabii ki sevindirici, ancak bu tür yeteneklerin ortaya çıkması çok daha büyük ümitler veriyor sıradan insana.

Ahsen hanım bir kere de şu kriz dönemini irdeleyen bir çalışma yapsa bizim için.

Hani normal insan ricası bir nevi, bir kere de bizim durumumuzu irdelese, gündemine alsa ne güzel olur değil mi?

İnsan özenmiyor değil böyle olaylara.

Ahsen hanım, bizi de kurtar, pankartları asılmalı her yere.

En azından borsa ne olur?

Rabbim altın veya dolar der mi?

Ve bir kabus, yıllarca devam eder mi?

 

 

 
2
Mar

Ve Habertürk

ht1 Nisan 2007 tarihinde ATV-Sabah ikilisine el konulduğunda Kaz Dağları’nın eteğinde balık yiyordum.

TV’deki bu inanılmaz olayı açıklama çabasındaki spiker “hükümete” vuruyor da vuruyorken, olayın detayından habersiz “ilginç” demekle yetinmiştim.

Geçen günler gösterdi ki, hayli karmaşık bir operasyondu bu ve mahkemeden döndü.

Ancak geç kalındığı için, geç gelen adaletin faydasızlığına örnek filmin ismi kaldı hatırlarda.

Pardon!

Ki, çıkıp ta pardon bile denmemişti.

Beklentileri karşılamayan pardon, geride kalan haklılığı, bir hırsa harman edip, yeni bir yol çizdirdi, o kemik ekibe.

Yaklaşık bir buçuk yıldır beklenen gün geldi ve ismi bile uzunca zaman meçhul kalan gazete, Habertürk etiketi ile çıktı.

Adı hep anılıp, gel gör ki anlaşılamayan yazarlardan vazgeçilip, muhabir tabanlı bir gazete olacağı anlatıldı hep.

Ve gördük ilk sayısını, eksik kalmış.

Gazetenin değişik olacağı reklamlarının ana fikrini oluşturdu.

Evet değişikti, özellikle masanızda o günün bütün gazeteleri varsa, o gazeteler arasında değişik duruyordu.

Baskısı, tasarımı, kalitesi, vesaire bakımından yorumlanacak bir şey yok.

Evet, verilen reklamın ana fikrine uygun, değişik.

Ancak gün içinde duyduğum birçok yorum arasından bir tanesi vardı ki, tam hislerimi ortaya döken cümle o cümleydi.

Habertürk’ü gördün mü, Türk’ü güzel de, Haber’i unutmuşlar.

İnanın bu kadar açık ve net bir ilk gün yorumu yapılmadı gün içinde.

Gazete altı parça yapılmış ve bir tek magazin ekinin manşeti atlatma bir haberdi.

Murat Bardakçı’nın köşesi beklenip de vurulmuş, çalışılmış bir gol gibi dursa da ilk sayfada, kimse Atatürk’ün eşine mektupları hayali ile gitmedi o gazete bayilerine.

Günün tüm gazeteleri arasında, ilk günün heyecanından uzak bir, değişik gazete okuduk bugün.

Böyle kötü bir dönemi sektör çalışanlarına umut doğuracak hale sokan rüya binanın içinden bu çıktı.

İlk gün heyecanından mı olmadı, yoksa muhabirler ajans haberlerine düzeltmenlik mi yapmayı seçti bilinmez.

Gel gör ki, uzun zamandır yüreklere hapsedilen heyecan bir şekilde bir yerden renk vermeliydi.

İlk sayısını bu kadar yermemek, biraz daha beklemek fikrini ben de haklı buluyorum ama, o kadar büyük bir heyecan verdi ki bu gazete sektöre, ne olacaksa bir an önce olsun beklentisi yazdırıyor bunları.

İçeride yaşayanların çoğunu tanıyan bir kişi olarak, beni çok büyük hayal kırıklıklarına iten ilk sayının acilen haber de içermesini beklemekten başka ne yapılabilir.

Ve yine, kim bilebilir, içeride yaşayanlar bilinse de, yaşananlar nedir?

 
 


www.dinamo.net.tr