Archive for Şubat, 2009

28
Şub

Defne koksun yolların

def3İlginç haber! Şok, şok,şok…

Akşam gazetesinde okuyorum, Defne Samyeli AKP’den önümüzdeki dönem milletvekili adayı olacakmış.

İnternet sitelerinde, habere çok şaşırdım yorumları savruluyor.

Herkes, a aaa olmuş, inanamamış mış.

Defne Samyeli kimdir biliyorsunuz.

Bir güzellik yarışmasının taç sahibi.

Şu anda Ergenekon’dan içeride olan Atatürkçülük duayeni Tuncay Özkan’ın, Türk televizyonlarına kazandırdığı çok değerli haber spikeri.

Atatürkçü, aydın, güzel.

Gevurcası prezantabl olan ve yer yer ve zaman zaman beyaz Türk simgesi olabilecek biri.

Her davette parantez içinde ünlü mimar eşi ile dolanan güzelimiz, parantez içindeki aktif haberciliği bırakıp çok satan, az etkili bir gazetede köşe yazıyor son yıllarda.

Ve şimdi, AKP milletvekili adaylığı ile gündemde.

Gelelim o adaylığa giden süreçte Atatürkçü kimliğinin kurumuş yanlarını budayıp, AKP saflarına uzanan yolun ilginç yol ayrımlarına.

Defne’nin eşi, ünlü mimarımızın, hükümetin işlerine göz dikti iddiaları tabii ki abartı.

Defne’nin eşi, ünlü mimarımız TOKİ tarafından inşaatına devam edilen Seyrantepe’deki stad işini yürütüyor olabilir ve hatta bu iş sayesinde hükümetin içinde iyi ilişkilerde kurmuş olabilir.

Ve fakat, gel gör ki, bunlar konumuzla alakasızdır.

Doğal olarak bu ve benzeri tesadüfler asla ama asla Defne’nin dünya görüşünü etkilemez.

Bizim Defne bu tür olaylara girmez, yolundan sapmaz.

O tamamen, tanımlanamayan yüklemlere ulaşırken, tamlama olarak kullanılan, görülen gerek üzerine, tadında bir AKP sempatizanlığına sahip olmuştur, kuvvetle muhtemel.

Ve görülen gerek, bizim anlayamadığımız bir mevzu olsa gerek.

Hani, Türkiye’nin en etkili gazetelerinden birinin en etkili adamının, O gazetenin çizme sorunsalın da kayıp karikatüristinin olmasının sebebi, benzeşemez bu hikayeyle.

Eş kadrosundan kuvvetlenen, yoluna bakan ve büyüyünce Bakan oğlu pozisyonu kovalayan bir zihniyetle alakası yoktur, bu AKP sevgisinin.

Zaten AKP’nin öyle bir geleneği ve kültürü de yoktur ki.

Defne Samyeli kimdir biliyor musunuz?

Makyavelizm’in Kemalizm’i sollamasına örnek teşkil edecek, yazımına başlanmamış  bir hikayenin, baş rolündeki kadının adıdır.

Ve ne yazık ki, yazarın hikayesinde tanımladığı kimlik, baş roldeki kadına dar gelmiştir.

Özetle sırıtmıştır yani, yeni ihaleler peşindeki adam misali.

 
25
Şub

Olabilir ama olmaya da bilir. …

Kim bilir?

isikaraBüyük Marmara depremi ardından çıkan, yok badici Profesör, yok zıplarken takla atabilen Doçent tarzı tanımlamalarla, zaten korkudan biçare hale gelmiş, birçok yakınını kaybetmiş bir halk ile dalga geçercesine yayınlar vardı, hatırlarsınız.

Aradan yıllar geçti, en olmadık anlarda yine, yeni, yeniden çıkartıldı aynı söylemler.

Aslında biz o dönemki üstün Türk gözlemi sayesinde anlamıştık bu işin tarihinin belli olamayacağını.

Hani televizyonda şov programlarında ev yapıyorlar ve ertesi gün büyük Türk halkı yapı marketlerdeki matkap stoğunu eritiyor ya, hani gördü ya, tahtaları dikine verevli çakıyorsun, al sana ev, aha da o kadar.

İşte, o bilgelikle, kanımızda akan özgüveni harmanlamış ve anlamıştık, anlatan anlatsın kardeşim, bu işin tarihi belli olmazdı.

Tam milletçe doktoramızı bitirmiştik ki depremin ikinci haftasına gelmeden, o aralarda her dakika, yarın saat altıya kadar sallanacağız muhabbetleri çıkar olmuştu, ama pek takmadık.

Gel gelelim, yıllar yıllar sonra dönemin uzmanı, sonrasında çizgi karakteri, sonrasında en seksi erkeği yaptığımız üstat çıktı yine meydana.

Ve yaptı yine bir beyanat ortaya.

Hemen atıldı manşetler, Prof. Işıkara, ellerindeki verilerin 2010-2014 yılları arasında Marmara’daki depremin en yüksek olduğu zaman aralığını gösterildiğini belirtti.

E tamam, kader de varsa sallanmak, neye yarar ağlanmak.

Üstat dedi tamam da, biz de hazırlanırız zati o meçhule.

Derken, alt satırda bir ilginç devam cümlesi.

Ama olma olasılığı varken, olmama olasılığı da var.

Yani özetle diyor ki üstadımız, yakında ölebilirsiniz, ailenizi, evinizi, dostlarınızı, işinizi, tüm hayatınızı kaybedebilirsiniz.

Bütün bunlar iki yıla, olmadı üç, ama dört yıla garanti karşınıza çıkabilir.

Evet bütün bunlar olabilir.

Ama olmaya da bilir.

Yani özetle, Allah bilir.

Nasıl?

Aydınlandınız değil mi?

 

 

 
25
Şub

Adalet sayın Bakan, biraz da olsa….

bakanSayın Bakan, ama Adalet Bakanlığına bakan Sayın Bakan, yerel seçimler öncesi, tabiat üstü güçlerini kaybedecek olmalarının su yüzüne çıkmasından korkarak açıklıyor da açıklıyor.

Nerede bir mikrofon, orada kameralara bakan bir sayın Bakan.

Savuruyor ahaliye, olmadı, atıyor tutuyor.

Gaza geldi geçen, dedi ki, Hükümetinizin partisi, belediyenizi de alırsa, projeleri Ankara’da çantada keklik.

Meali şu, AKP dışı belediye olasılığını düşündünüz, aha da yazıyorum şuraya, Ankara’ya işiniz düşmesin.

Bu nedir?

Bu, hükümet ayrıcalığını kullanma kastı ile hükümetin bir üyesince halka tehdittir.

Bu, yüzde kırk yedi, geldi hepimizi yedinin, tehditsel açılımıdır.

Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüce kurumlarından Adalet Bakanlığı‘nın, Ergenekon vesaire gibi, adı aklıma gelmezse, akşam evimde uyurum hissi veren, davalarının olduğu dönemde, Bakan kartvizitinin, hangi zatın ismine bastırıldığının resmidir.

Bu, adaleti meçhul bir tarihin, saygı duyulmakla mükellef olacak bir gazete başlığıdır.

Adalet sayın Bakan, biraz da olsa…  

 

 
21
Şub

Batsak da, çıksak da,

Dünya da, ölüm de ödüllü…

 

jade1İngiltere’de, hani bizde de bir zamanlar rekorlar kıran biri bizi gözetliyor programında, 5-6 sene önce ortaya çıktı, Jade Goody.

Dünyadan bir haber olduğu için sevildi doğal olarak! 

Saddam’ı boksör sanıyordu, Sherlock Holmes’ü de tuvaleti icat eden kişi.

Ve insanın sahip olduğu, kendinden aptalı kendini yüceltme amaçlı beğenisinin kurbanı olup, önce ünlü, sonra da zengin oldu Jade.

Bir evlilik yaptı, iki çocuğu oldu.

Ünlü bir futbolcu ile ilişkisi oldu, vazgeçti ünlü sunucu eşine geri döndü.

Her yerde izlendi, ünlüydü çünkü.

Geçtiğimiz yıl kanser teşhisi konuldu.

Tedavisinde kameramanlar koşuşuyordu hastane koridorlarında.

Her aşamadan tüm dünyanın haberi oldu.

Ve geçen hafta doktorlar açıkladı, çok kısa bir ömrü kalmıştı.

Bir bilemedin iki ay yaşarmış Jade.

Şimdi ölüyor, ünlü olduğu için herkes de merak ediyor doğal olarak,

bir ünlü nasıl ölür diye…

Ve şimdi İngiliz halkının yeni lotosunun malzemesi.

Jade ne zaman ölür diye internetteki yarışmaya katılıp gün ve saat veriyorsunuz.

O dakikada Jade ölürse, ki ölür inşallah, o zaman ödül senin.

Ölümün ödülünü alıp, ölene kadar mutlusun.

Artık sormamak, sorgulamamak,

köşe bucak aramamak lazım insan yüreğini.

Gazetelerde annesinin kucağında ölen çocuk,

artık değersiz bir an.

Düşünsenize ünlü bile değil, sıradan insan.

 

 

 

 
21
Şub

Medya, medya söyle bana!

tvHer gün, her saat, her dakika, her saniye, hatta her salise… Dünya kalabalık, gündem yoğun, insanların hayata bakış açısı farklı. Manşetlere taşınan haberler de çeşit çeşit. Herkes kendi penceresinden gördüğü dünyayı yansıtmaya çalışıyor. Böyle olunca bir haber birkaç anlama birden bürünebiliyor.

            Gazeteciliğin ilk kuralıdır, tarafsızlık. Siyasi görüş, hayata bakış açısı hangi pencereden olursa olsun, haberin olduğu gibi yansıtılması gerekir. Peki, gerçekten böyle mi? Farkındasınızdır, bunların sadece kitaplarda yazılanlardan ibaret olduğuna. Zamanın getirdiği değişim gibi bunlarda değişeme temsili meslek kuralları sadece. Gerçek hayatta işler biraz daha değişiyor ve deli saçması olarak görünüyor. Ağızlar başka söylüyor, kalpler başka… Çünkü her şeyde olduğu gibi tarafsızlık kelimesi de kişisel çıkarlar doğrultusunda kullanılıyor.

            Tekelleşmeye giden bir medya, çıkar güçlerinin silah gibi kullandıkları yazılı ve görsel basın… Acaba okuduklarımızın gerçekten kaçı doğru? Bu kadar yoğun bir bilgi kirliliğinde, doğrular cımbızla çekilip çıkarılacak kadar az. Acıdır ki, bu kadar yoğun bilgi bombardımanına tutulunca, yanlış aktarılan şeyleri bile anlayamaz hale geliyor insan. Anlamamaya başlayınca da, öğrenmekten korkuyor, bilgilenmekten kaçıyor. Öne sürülen her şeyi kabul ediyor. Fikirlerimiz değersizleşiyor, bilgileri dikte ettiren insanlar kutsallaşıyor.

O zaman savunmasız okuyucular olarak ya ellerimiz, gözlerimiz bağlı okuduklarımıza, gördüklerimize, işittiklerimize inanmak ya da bir çıkış yolu yaratmak zorundayız. İşte bunun için medya okuryazarlığı denilen bir kavram ortaya çıktı. Bilgi kirliliğinde hepimizin alt metinleri okuyabilmemiz, sorgulayan ve sorgulatan bireylere dönüşmemiz adına… Bu kavram tüm dünyada büyük yankılar uyandırıyor. Çünkü teknoloji gelişiyor, uyanan insanların kafalarına vurup hafızalarını silmek gerekiyor.  

            İşte bu yüzden özgür basın çok önemli. Dünyada olup bitenleri anlayabilmek adına doğru şeyleri seçip, at gözlüklerimizi bir kenara atmalıyız. Savunulan şeylerin karşıt görüşlerine de kulak kabartmalıyız. Yoksa Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’i de diktatör olarak kabul ederiz, ekonominin de çok iyi olduğunu zannederiz.

            Söyle bana medya, kim doğru söylüyor kim yalan? 

           

 
17
Şub

O’raya da geldi…

 

o

Türk medyasının en büyük ufaklığı artık ulusal bir haber kanalında, gazeteleri yorumlayacakmış.

Türk insanının iticiliğe gösterdiği ilginin, ortalama üstü bir zeka ile çarpımının ortaya çıkardığı ün, bir nevi, benim neyim eksik ayol sendromu yaratsa dahi,

Ben fena alt ederim, bakma bizim barlarda dillendirmesem de üstte kalmayı da bilirim,

Yeri geldimi bir laf ederim, bin hissedersin kuşum, tavırlarına alıştırılmaya meyledilsek bile,

Alışılmaktan ötede, itilmekten yakın yerini bir bilsen,

Bir bilsen övdüğün bile, senin tarafından övülmekten bitkin.

Zor O’raya gelmek belki, zorluk nasıl derecelendirilir bilmem ama, tesadüfler ve farklılaşma tedirginliğindeki yüreklerin hamalları da getiremez mi seni O’raya…

Gel, let me introduce myself, durumundan öteye geçelim.

Gel yaklaş, ki istemesek de aslen, gel zorlama bizim ortalama altı zekalarımızı.

Bu toplum beni anlamıyor döneminden, bu kadarını hiçbir yerde kazanamam dönemine geçişini, biraz daha, çok az daha anlaşılır kıl kendi derinlerinde.

Sevme Sezen’i de, ama arada onu bile dinle.

Bak ne diyor,  küçüğüm, o yüzden kendimi özel ve önemli hissetmem…

Gel yapma, bak Sezen bile anlamış, senin için oyuncak misali bu bilgelik.

Gazeteleri yorumlarken seni hayal bile edemiyorum.

Aslında gurur da duymuyorum değil hani, hayal bile edememekten, ancak elimden gelen sadece bu ve yapma diyebiliyorum.

Neyse parası verelim ruh haline bu kadar yakınlaştırma bizi.

Diyorum ki, bizi yokuşlara meylediyorsun, etme.

Başka bir mecradan, yine bir sen gösteriyorsun etme.

Ne olursan ol gel, gel de,

Bize böyle büyük eziyet etme.

 

 

 

 
16
Şub

Topbaş sevmiş, o yüzden…

topbas1 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve yeniden adayı olan büyük insan Mimar Kadir Topbaş gazetelere sevgililer gününde ilan vererek İstanbul aşkını anlatmış.

Seninle kaç sevgililer günü yaşadık İstanbul diye başlıyor, Sevgililer Günün kutlu olsun İstanbul, diye bitiyor.

İstanbul aşağı, İstanbul yukarı.

Bütün kaldırımları bastığın yerden içeri göçen yedi tepeli kentin, altını delerek metro fatihi, zaten az gelen şeritleri iptal ederek metrobüs fatihi olan, Fatih’in bile yaşasaydı aklının alamayacağı İstanbul’un mimarı olan sayın mimar Kadir Topbaş neler yaptı bilançosunu çıkaracak değilim.

İstanbul’a ışıl ışıl, pırıl pırıl yerler kazandırdı.

Gerçekten bir metropole yaraşır kent mimarisi uygulamaları var.

Görmeyenlere, inkar edenlere, Saray Muhallebicilerinin adreslerini internetten bulmalarını tavsiye ederim.

O çok başarılı işlerine birde sevgililer günü ilanını kattığı gazetelerde bir küçük haber vardı.

Görmeyenler için belirtmek istedim.

İSKİ’den yapılan açıklamada, Münzevi Su Deposu’nda meydana gelen arıza nedeniyle Fatih ve Bayrampaşa’nın tamamı ile Güngören, Eyüp ve Esenler’in bir bölümüne su verilemediği belirtildi.

Sevgililer günü mesajında bakın ne diyor;

Suya hasret günlerinde bakımsız sebillerini, şadırvanlarını sevdim.

Sokaklarına çöp kokuları sindiğinde kokunu akasyalarında buldum senin..

O kokuyu sevdim.

Sevmiş, o yüzden değiştirmiyor diye düşünüyorum ben…

 

 
16
Şub

Onlar

Gazze

 

Onlar şanslı olmanın ağırlığını acılarına katık yapanlar.

Onlar olağanüstülüğün anlamını o manzaranın tam ortasında daha iyi kavrayanlar.

Onlar, suçsuz ve cezalı.

Herşeye rağmen ölmeyenler.

Ama ölmediklerine de pişman olanlar.

Yaşamak yerine ölümü seçmeleri, olağan karşılanacaklar, onlar.

Ayakta olmalarının, hayatın onlara saygısı değil, günlük hayatın tesadüfi koşuşturmacasın da başka bir noktaya denk gelen bedenlerine borçlu olanlar. 

Ölülerini arayanlar.

Canlı bulacaklarını sananlar.

Kim kimi, nerede, ne zaman, hepsinden öte, neden öldürebilirin, sorgulanmasının, gereğinin, fotoğrafında ufak roller kapanlar.

Kanlı bir kare, biz bunu yayınlamayalım gazetecilerinin, gizledikleriden kırmızı bir fotoğraftalar.

Onlar kırmızılar.

 

 

 
13
Şub

Gövde üzerine iniş yaptı!

 

govde

 Başlığı görünce bir an dedim ki, birileri anladı.

Meğersem alt satıra gelince gördüm ki, atlamışım hemen bir heves.  

Anlaşılan bir şey yok her şey güllük gülistanlık devam.

Haber şöyle devam ediyor; Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi Sivil Havacılık Yüksek Okulu’na ait ’King Air B200’ tipi uçak saat 18.30’da gece uçuş eğitimi için havalanıyor.

Efendim arıza falan filan derken uçak, saatler 22.55’i gösterirken Anadolu Havaalanı’na gövde üzerine başarılı bir iniş yapıyor.

6 kişilik ekip uçağı terk ederken, uçakta hasar meydana geliyor.

Uçak bildiğimiz iş jeti aslında. Acil ve büyük işlerin, o işleri bilenlerin taksilerinden.

Yapı Kredi CEO’su Tayfun Bayazıt’ta aynı model uçağı iş seyahatlerinde kullanıyormuş.

Hani, modern ekonomi zamanının en yaygın ve senkronize krizini yaşıyoruz ama şimdilik dibe vurduk diyemiyoruz, diyen iyimser kişi.

Ben de demiştim ki iyi bir ekonomi editörü esprili bir anlatımla, bak kardeşim elini ver bana, üslubunu harmanlayıp gözler önündekini el yordamı ile tarif edecek.

Gel gör ki, mevzu uçakmış.

Gövde üstüne iniş yapmış.

 

 
6
Şub

Özürdilerler mi özürdilerimciler?

Ermeniler’den özür diliyorumcular ile nemünasebetçiler arasındaki maçı izliyosunuzdur son günlerde.

Bu maçın ilk anların da uzatmaya gitmez diye düşünüyordum.

Bir de ne göreyim, maç bitmiyor.

Özür dilemek ve dilememek arasında gidip gelenlerin, durup bakakalanların naapmıştık ki cilerin, herkesin ama herkesin bu nerden çıktı ki şu anda paydasında birleştiği gerçeğini koyalım bir kenara.

Gelelim özür dilerimcilere ve bu arkadaşların ne yaptıkları konusuna…

Tarihe bir virgül koymak adına, ütüsüz de olsa düz bir kumaşı ne kadar katlayabileceklerini deniyor olduklarını farkındalarmı acaba.

Bu provakatif yaklaşımın ne gibi tepkileri, o tepkilerin ne gibi sonuçları kovalayacağı konusunda öngörüleri varmı?

Veya hiç öngörü sahibi oldular mı?

Ne gerek vardı böyle tartışmaların kutuplarına itilmek zorunda bırakılmamıza.

Ve ne gerek vardı yine kaderimizde olan kriz dönemi döngüsünün içine, naapsak ta ses getiren yeni bir kriz icad etsek yaklaşımına.

Bir akşam yemeğinde elde fransız şarabı, mum ışından parlak aydınlarımızın aklına böyle bir şey gelmesine.

Ve diğer, yok be öyle şeycilizm yanlısı oluşumunu tetiklemeye.

Tarih orda.

Saygı duy, ya da duyma.

Kaynağı açık, yazanı açık.

Ne gerek vardı soy ağaçlarına.

Şimdi kötü örnek olup tetikliyormuyuz avrupa birliğini.

İrlanda, İngiltere, Almanya beklemezmi şimdi Vikingliler’in kanını taşıyanlardan özür.

Ve bunu saçma bir örnekleme diye düşünenler, bilmezlermi ki ne kadar da pararleldir saçmalık yaratıcılığımız.

 
 


www.dinamo.net.tr